EVLAT…adı her ağzımdan çıktığında kalbime bir taş daha düşüyor. Uyku nedir bilmem artık; gecelerim bir çukur gibi, içine düşen umutlarımın karanlığıyla dolu. Kapı her çaldığında yerimden fırlıyorum; ama ne gelen komşu, ne polis ne de sağlık görevlisi… Gelen hep aynı: boşluk, eksiklik, haykırışlarımın yankısı.
Onu kucağıma aldığım o günün sıcaklığı hâlâ tenimde. Küçük elleri parmaklarıma dolanır, bana bakardı; şimdi elleri titriyor, bakışları uzak. O küçük çocuğun gülüşü evimizden silindi; yerini bir uğultu, bir suskun ağıt aldı. Her gülüşünde içimi ısıtan o ses, artık yalnızca anılarda yaşıyor.
Benim için her gün yeni bir cenaze. Henüz toprağa vermediğim bir evladı her sabah yeniden gömüyorum; gözlerimle, ellerimle, umutlarımla. Komşular “Çabuk toparlanır” diyor; ben biliyorum, her “çabuk” kelimesi bir hançer gibi saplanıyor göğsüme. Onu kurtaramamış olmanın utancı, başka hiçbir acıyla kıyaslanmaz. Utanıyorum, çünkü ben annesiyim; korumak, kollamak, yol göstermek benim görevim. Oysa şimdi her sabah aynaya baktığımda tanımadığım bir yüz görüyorum: Yüzünde çaresizlik, gözlerinde tükeniş.
Onu suçlamıyorum; suçlayacak güç kalmadı. Suçladığım şey zaman oldu, kader oldu, ellerimin yetmemesi oldu. Kim bilir kaç gece, onun yerine ben ölseydim diyorum. Belki o zaman bu cehennem sona ererdi. Ama bu da bir çözüm değil; çözüm yok aslında. Var olan tek gerçek, her gün biraz daha eksiliyorum. İçimdeki annenin bir parçası kopup gidiyor; her kopan parça ile bir anı, bir umut, bir nefes daha azalıyor.
En acısı şu: O, hâlâ benim evladım. Hâlâ onun adını sevgiyle söylerim. Hâlâ onun için dua ederim. Hâlâ sabahleyin onun yatağına bakıp “uyan” diyorum kendi kendime. Ama uyanmıyor; ruhu başkasının ellerinde, bedeni burada. O eller bana yabancı; ben onlara ulaşamıyorum. Her uzattığımda çekiliyor sanki. Kendimi suçlamak bir alışkanlık haline geldi: “Keşke daha sık sorsaydım”, “Keşke daha sert olsaydım”, “Keşke daha fazla sevmeseydim” — hepsi boş sözler. Sevgi ile yok oluş arasındaki incecik çizgide sallanırken, ikisi de beni öldürüyor.
Komik olan şu: İnsanlar bizi görüyorlar ama görmüyorlar. Gülüşümüzü, “her şey iyi” maskesini takıyoruz. Ziyaretçiler geliyor, çay içiyoruz, konuşuyoruz; içimizde bir mezar kazılmış ama dışarıya gülümsemek zorundayız. Çünkü çekindiğimiz şey ilgi değil; onların acıma bakışı. O bakış, içimdeki yaranın tuzunu kazıyor. “Bırak git, sen de kendini düşün” diyorlar; nasıl bıraksın bir anne? Nasıl düşüneyim kendimi, evladım ölürken?
Bazen gecenin en karanlık anında çığlık atıyorum. O çığlık sadece bir duyuru değil; bir yakarış. “Beni kurtarın” demiyorum; çünkü kurtaracak kimse yok. “Onu kurtarın” diye bağırıyorum—ama kime? Bir duvara mı, bir kaderi yöneten soğuk kıyama mı? Sessizliğe karışan çığlığım, boşluğa savruluyor.
Ve en büyük korkum: O ölürse, ben de nasıl yaşayacağım? Onu toprağa vermek, cesedini omuzlamak, mezara bakıp geri dönmek… Bu düşünce bile ruhumu paramparça ediyor. Bazen düşünüyorum; belki de o gün geldiğinde ben de onu takip edeceğim. Bu düşünceyi yargılamayın—bu bir annenin, çaresiz bir yüreğin son sığınımı.
Eğer bir sabah uyandığımda bana “Anne, ne istiyorsun?” diye sorarsanız, tek cevap vereceğim:
“Onu geri istiyorum. Gözlerindeki o küçük kıvılcımı geri istiyorum. Saatlerce beklediğim kapı tıklamasını, bana sarılışını, bana ‘anne’ demesini istiyorum.”
Ama bilirim ki isyanım duyulmayacak. Yine de bağırıyorum; çünkü bağırmak hala bir direnç. Belki birinin kulağına çalınır, belki birinin yüreği titrer, belki bir kapı açılır. Ben o kapıyı beklerken her gün biraz daha ölüyorum.
Ve son olarak fısıldıyorum:
“Bağımlılık onu öldürüyor; ama aynı zamanda beni de unutturmadan, her gün parça parça öldürmeye devam ediyor.”
Çalıstıgım bagımlılık tedavı merkezlerınde bınlerce aılelerle görüştüm. Çaresizlikle gozlerıme bakışları aklımdan hıc gıtmez.. Soyledıklerı sözler sankı beynıme işledi..
BEN BİR ANNEYİM VAZGEÇMEM! OĞLUMU ZEHİRDEN GERI ALACAĞIM. KUCAĞIMDA BÜYÜTTÜĞÜM ÇOCUGUMU ŞİMDİ SOKAKLARDA ARIYORUM… dıyen annemızle yıllar önce tanısmıstım. Çok mücadele verdı kendı evladını çok şükür kurtardı ayıklıgı daım olsun. O artık bütün bagımlılıkla mücadele eden aılelere bagımlı bıreylere kendını adadı bı dernek kurdu. BASADER sayın NEJLA SİVAŞAN yolunuz açık olsun. Bizde herzaman yanınızdayız..NEJLA annemızın saygıyla ellerınden öpüyoruz
YAZAR;
DUYGU TOR
AİLE VE BAĞIMLILIK DANIŞMANI
Konuşmaya bile dermanım kalmamışken duygularımıza tercüman oldunuz .
Duygu tor kocaman yüreği pamuk kalbî güzel kadın ne yaptın sen böyle inan bizleri anlatmışsın hem ağladım hem okudum gözümün yaşı hala dinmiyor be Duygu Bey’in yaşadıklarını silemiyor bitti evet doğru ama işte Bey’in kendini resetlemiyor bende kurtardım çocuklarımı şükür yaşananlar çekilen çile kaybetme korkusu uykusuz geceler bitmedi bitmez şükür diyorum anne olarak şükür sana çok teşekkür ederim sesimi duyurmak için elinden geleni yaptın seni seviyorum canım benim eline kalemine yüreğine sağlık iyiki varsın canım benim ❤️❤️❤️❤️❤️
Çok şükür binlerce şükür evlatlarımız bu illet yüzünden canından olmasın güzel yüzleri solmasın nerede varsa nejla ablam can ablam Rabb’im Hidayet versin inşallah evlatlarımıza ateş düştüğü yeri yakar kavurur bende 3 çocuğu eski bağımlı olan bir anne olarak mücadele verdim vermeye devam edeceğim ayikligi daim olsun inşallah evlatlarımızın eline kalemine yüreğine sağlık canım benim ❤️❤️❤️❤️❤️