
“Kimseye Muhtaç Olmama Yorgunluğu” — Hiper Bağımsızlığın Kırık Aynası
Özlem Tunç
Hayat bize “güç”ü çoğu zaman tek bir resimle anlatır:
Dimdik duran, gözünde zerre yaş olmayan, kimseye el açmayan “çelik yelekli” kadın ya da adam.
Ama o çeliğin altını araladığınızda pas izi görürsünüz. Görkemli kalenin taşları, eski yaraların harcıyla tutturulmuştur. İşte bu sahnenin adı: Hiper Bağımsızlık.
Yalnızlığın Zırha Dönüştüğü An
Hiper bağımsız biri, “Kimseye ihtiyacım yok” cümlesini kendine düstur edinir. İlk bakışta irade gösterisi gibidir; yakından bakınca ise yarım kalmış güven hikâyeleri, çocuklukta unutulmuş şefkat notları çıkar karşınıza. Bu insanlar:
- Yardım talebini “zayıflık” hanesine yazar,
- Yakınlıktan ürker; çünkü sıcaklık, eski yanıkları sızlatır,
- “Bir gün yalnız kalırsam?” korkusunu bastırmak için her şeyi tek başına sırtlanır.
Farkında olmadan kendini çölde bir su kuyusunun başına zincirler; kimseye muhtaç değildir ama kimse de yanında değildir.
Dışarıdan Kale, İçeriden Çöl
Sağlıklı bağımsızlıkta sınırlar esnektir; kapıyı çaldığınızda açılır. Hiper bağımsızlıkta ise hendekler kazılır, köprüler yakılır. Dışarıdan baktığınızda kale sapasağlam görünür… İçerideyse yankılanan tek şey, sahibinin çarpıntılı nefesidir.
Kale duvarı yükseldikçe şu cümle içerde çınlar:
“Bağ kurarsam incinirim.”
Oysa bağ kurmadıkça zaten inciniyordur; bunu itiraf etmek, surlardan daha zordur.
Paradoksun Çift Kilidi
İroni şurada başlıyor:
Kendini herkese kapatan hiper bağımsız , günün sonunda tek bir kişiye tutunur ( çoğu zaman farkında olmadan.)
O kişiye simbiyotik derecede bağlanır, kendi ağırlığını karşı tarafa asılır:
“Sadece ona güvenebilirim.”
Sonuç? İlişki ya ezilir ya kaçar. (empat / narsist ilişkilerinin en zirvesidir)
Peki, Gerçek Gücü Nerede Arayacağız?
Gerçek güç, tek başına kaleden atış yapmakta değil; gerekirse siper değiştirmekte saklı.
Gerçek güç, “Yardım eder misin?” diyebilecek kadar dirayetli,
omuza yaslanınca utanmayacak kadar olgun olmaktır.
Bazen en cesur cümle, tek kelimelik o itiraftır:
“İhtiyacım var.”
Çünkü insan, el yordamıyla değil el ele tutuşarak iyileşir.
ilginç bir karakter vardı EDHO hayranları bilir.
tipi karakterinde murat yaşadıkları sonrası kendini çelik yeleği ile koruyarak ısınırdı.
onu çıkardığı an ise üşüdüğünü düşünürdü.
Lakin aşkını bulduğu gün çıkarmıştı yeleği oysa demir plakaları mıydı onu ısıtan?
Çelik yeleğin sıcak tutmadığını, kalenin koridorlarının soğuk olduğunu ancak birbirimizin nefesiyle anlarız.
Ben mi?
Kaç kez hendek kazdığımı, kaç kez duvar yıktığımı ben bile unuttum. Yine de her sabah yeni bir tuğlayı, “Bugün gerek kalmaz” ümidiyle kenara koyuyorum.
Belki siz de benimle birlikte yığdığınız taşları elden geçirirsiniz.
Hadi, bir duvar tuğlası bırakın yere; sonra birlikte kahve içelim.
Göreceğiz, kale dışından esen rüzgâr korkutucu değil, yüzümüze çarpan o ılık ferahlatıcı etkisini…
Ve inanın
başaramadım dediğiniz noktada bile en soylu zafer yardım istemek
AŞK’LA
Psikolog & Köşe Yazarı
Özlem Tunç