Doğa acele etmez, ama her şey tamamlanır. Biz insanlar ise çoğu zaman yaşamı yalnızca parladığımız anlardan ibaret sanırız.
Oysa yol kenarında sıradan gördüğümüz bir karahindiba, (Taraxacum officinale) bize varoluşun en zarif simyasını fısıldar. Güneş, ay ve yıldızlar tek bir bedende yaşayabilir.
Tıpkı karahindiba gibi, insanın da ruhsal bir nedeni olan, birbiriyle sarmalanmış üç ana hali vardır.
Birinci hal, güneşin yakıcı neşesidir.
Karahindibanın o ilk sapsarı, enerjik hali, bizim dış dünyadaki yansımamıza benzer. Egomuz, başarılarımız, sosyal statümüz, takdir topladığımız o parlak mevsim… Bu hal, hayata köklenmemiz ve dünyada bir yer edinmemiz için gereklidir. Parlarız, ısıtırız, görünür oluruz.
Ama karahindiba bilir ki güneş hep tepede kalmaz. Sonsuza dek parlamak bir yüktür. İnsanı yorar, tüketir. Gerçek dönüşüm için bazen batmak, bazen de bitmek gerekir.
İkinci hal, ayın sessiz bilgeliğidir.
Sarı yapraklar çekilip yerini o meşhur bembeyaz, pamuksu küreye bıraktığında bitki, gökyüzündeki ayın dinginliğine bürünür. Bu, insanın içine döndüğü, sustuğu, kendine “Ben aslında kimim?” diye sorduğu kırılgan ama derin dönemdir.
Dışarıdan bakıldığında solmuş ya da zayıflamış görünebiliriz. Oysa o sessizlik, en büyük gücümüzdür. Deneyimlerimizin tohuma dönüştüğü, bilgeliğimizin olgunlaştığı bir hazırlık evresidir bu. Ay hali bir zayıflık değil, bir sonraki doğumun eşiğidir.
Üçüncü hal, yıldızlaşan teslimiyettir.
Ve o kaçınılmaz an gelir. Bir rüzgâr eser ve o ay dağılır.
Bembeyaz küre havaya savrulur, yüzlerce küçük yıldız tohumuna dönüşür. İnsan da kayıplarıyla, ayrılıklarıyla, hatta bildiği benliğin parçalanışıyla bu evreyi yaşar. Çoğu zaman bunu bir yok oluş sanır.
Oysa karahindiba usulca şunu söyler. Tutunmayı bıraktığın anda evrene karışırsın.
Rüzgârla savrulan her zerremiz, aslında evrenin başka bir köşesinde yeni bir güneşi uyandıracak yaşam tohumudur. Bir başkasına ilham olmak, bir döngüyü yeniden başlatmaktır. Çünkü biz, ancak dağılabildiğimiz ölçüde çoğalırız.
Gökyüzünü içinde taşımak…
Biz de birer insan-hindibayız. Ruhsal yolculuğumuzda bazen yakıcı bir güneş, bazen puslu bir ay, bazen de rüzgârda savrulan bir yıldız tozu oluruz. Hiçbir halimiz tesadüf değildir. Hiçbir parçamız gereksiz değildir.
Parladığımızda da, durulduğumuzda da, dağıldığımızda da her şey evrenin o büyük ve kutsal tasarımında bir anlam taşır.
Önemli olan, her mevsimi içimizdeki gökyüzüne sadık kalarak yaşayabilmektir.