
Çatlaktan sızan su, koca bir taşı zamanla nasıl eritirse, bu çağın yüzeyselliği de insanın içindeki sevgiyi, saygıyı, merhameti yavaş yavaş aşındırıyor.
Bakın bakın, aklıma ne geldi… Hele ki 2025 “aile yılı” seçilmişken, toplumun bu yozlaşmasına nasıl “dur” denilecek inanın bir fikrim yok. Belki de bu eleştirileri yapacak son insanım… ya da belki de yapması gereken ilk insan benim.
İlişkiler artık sadece kadın–erkek arasında değil, her alanda yüzeysel. Bir zamanlar aile içinde duvarlar vardı; gençler o duvarlara özgürlük nidaları çığırır, aileler de baskı kurarak güçlerini pekiştirirdi. Şimdi ise Y kuşağı, kendi çocuklarına öyle bir özgürlük alanı açtı ki, bu kez o duvarlar yıkıldı ama yerine sağlam bir bağ da kurulamadı. Büyük ailelerdeki o naif saygı yok artık… Atasına saygı duymayan, yarene sevgiyi zaten nereden bilsin?
Duygular yitip gitti. Eskiden özlemek vardı, sevmek vardı, kokusunu içine çekmek vardı… Şimdi hızlı iletişim, hızlı tüketimi beraberinde getirdi. Tüketim çağında, insan ilişkileri de birer “paket ürün” gibi son kullanma tarihiyle geliyor. Bittiğinde çöpe atılıyor.
Evlilik? Eskisi kadar kutsal değil. Bir başkasının nikâh sayısını eleştirirken, kendi tek nikahla yaşadığı sayısız bedeni görmezden gelenler var. Flörtler, yer dip bedensel tatminlere döndü. Aşk ise… O yoğun, içten, insanın kalbini güm güm attıran duygu… Nerede? Vefa mı? Onu hiç sormayın, çoktan tozlu raflara kaldırıldı.
Yerini ne aldı biliyor musunuz?
Duygu cinayetleri.
Cinsel kimliksizlikler.
Delikanlı kızlar ve premses erkekler.
Yapay zekâ ile aşk yaşayanlar.
Kendisiyle evlenenler.
Kimlik kargaşasının bu kadar zirve yaptığı bir dönemde, hangi sağlam psikoloji ayakta kalabilir ki? İnsan hâlâ eski hazzı, eski derinliği arıyor ama elindeki sahte bir gökkuşağı sadece üç renkten ibaret.
Bence, his kaybı dediğimiz şey sadece kalpten gitmiyor…
Dimağdan, ruhun merkezinden de çekilip gidiyor. Ve geriye, “seviyorum” denilen ama hiç sevilmemiş ilişkiler kalıyor.
Ben mi?
Ben hâlâ Aşk’la yaşıyorum…
Ama bahsettiğim, üç günlük heveslerin değil; varlığın özünü dokuyan,
yeri göğü aynı sırla yoğuran
o ilahi Aşk’ın izinde.
Aşk, çatlaktan sızan suyun koca bir taşı sabırla eritmesi gibi, ruhumun en sert yanlarını bile yumuşatıyor. İnsanlar unuttuğunda, isimler silindiğinde, hikâyeler yarım kaldığında bile… O Aşk, zamanın ötesinde, hep baki kalıyor.
Aşk’la
Özlem Tunç