
İnsan bazen hayatında hiçbir şey olmamış gibi davranmayı çok iyi öğreniyor.
İçinde kopan fırtınaları kimse duymasın diye.
Hüngür hüngür ağlarken telefonu açıp “Efendim?” diyebilmek mesela…
Karşıdaki “Hasta mısın?” diye sorunca da
“Yok hayır, bu ara alerjim arttı.” diye cevap verebilmek.
Bir insanın ağladığını gizlemek için alerjiyi bahane etmesi…
İşte modern zamanların küçük trajedilerinden biri bu.
Galiba biz kadınlar “gururlu kadın” modellemesini fazla üzerimize aldık.
Sosyal medyada hepimiz birer kahramanız.
Kendi yükünü kendi taşıyan, kimseye eyvallahı olmayan, güçlü kadınlar…
Sanki her birimiz omzunda top mermisi taşıyan birer kahramanız.
O yüzden “Seyit Onbaşı” benzetmesi karşısında ezilirim her zaman.
Çünkü o güç anlatısı çoğu zaman bir başarı hikâyesi değil,
bir savunma mekanizması.
Bir omuza başını koyup ağlamak zayıflık sayıldı.
“Yardım istiyorum” demek lüks gibi gösterildi.
Biz de sustuk. Sustukça daha güçlü görünmeyi öğrendik.
Ama sustukça içimizde büyüyen şey güç değil, yük oldu.
Sonra bir gün…
İnsan hiç beklemediği bir anda patlıyor. Aslında mesele sadece bu ülke meselesi de değil.
Artık “bu ülkede kadın olmak zor” cümlesi eksik kalıyor. Kadın olmak başlı başına evrensel bir mücadeleye dönüştü.
Ama asıl soruyu kimse sormuyor
Biz ne ara naifliğimizi bıraktık?
Ne ara kırılganlığımızı saklamayı öğrendik?
Ne ara “Ben açarım o kavanozu” demek
bir gurur meselesine dönüştü?
Delikanlılık bize mi kaldı gerçekten?
Oysa kadın olmak bazen sadece şunu söyleyebilmektir.
“Ben güçlü olmak zorunda değilim.”
Bazen birinin omzuna başını koyarak ağlayabilmek… Bazen yardım istemek…
Bazen de sadece yorulduğunu kabul etmek.
Belki de asıl cesaret tam olarak budur. Çünkü insanın kendini saklamadan yaşayabilmesi
her türlü kahramanlıktan daha zor bir şeydir.
Ben kadınım. İncinebilirim. Ama incinmek, taşıdığım bir yük değil!!!
yüreğimin en ince ve en değerli detayıdır…