KUSURSUZ BENCİLLİĞİN ÇAĞI
Ben Tapınağında Toplumsal İflas Eskiden bizi bir arada tutan görünmez bağlar vardı. Aidiyet, vefa, sorumluluk, empati… Bugün ise sanki başka bir dünyanın içinde yaşıyoruz. Her gün biraz daha kendi içine kapanan, sadece kendini haklı gören, başkasının acısına karşı giderek duyarsızlaşan bir toplum haline geliyoruz. En ürkütücü olan da bunun artık kimseye tuhaf gelmemesi. Duyarsızlık normalleşiyor. […]
Ben Tapınağında Toplumsal İflas
Eskiden bizi bir arada tutan görünmez bağlar vardı. Aidiyet, vefa, sorumluluk, empati…
Bugün ise sanki başka bir dünyanın içinde yaşıyoruz. Her gün biraz daha kendi içine kapanan, sadece kendini haklı gören, başkasının acısına karşı giderek duyarsızlaşan bir toplum haline geliyoruz. En ürkütücü olan da bunun artık kimseye tuhaf gelmemesi.
Duyarsızlık normalleşiyor. Vefasızlık sıradanlaşıyor. Görmezden gelmek bir karakter özelliği gibi sunuluyor.
Ve her yerden aynı ses yükseliyor. BENNNN… Daha çok ben… Sadece ben…..
İşin acı tarafı ise aynaya baktığımızda bunu kendimizde göremiyor oluşumuz.
Hepimiz kırıldığımız anları uzun uzun anlatıyoruz. Bize yapılan haksızlıkları unutamıyoruz. Güvenimiz sarsıldığında günlerce bunun yükünü taşıyoruz.
Peki aynı soruyu kendimize ne kadar soruyoruz?????
Ben kimin güvenini sarstım? Ben kimi görmezden geldim? Ben farkında olmadan kimin canını yaktım?
İnsan zihni kendini korumayı sever. Bu nedenle kendi davranışlarını haklı gerekçelerle açıklarken, başkasının davranışlarını karakteriyle açıklamaya daha yatkındır. Psikolojide bunun birçok karşılığı vardır. Fakat toplumsal yaşam tam da bu noktada yara almaya başlar.
Çünkü herkes kendini haklı gördüğünde, kimse sorumluluk almaz.
Son yıllarda kişisel gelişim adı altında yayılan bazı söylemler de bu tabloyu besliyor.
Elbette insanın kendini tanıması, sınırlarını koruması ve ruh sağlığını güçlendirmesi değerlidir. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak öz değer ile benmerkezcilik arasındaki çizgi bazen fark edilmeden siliniyor. Kendi iyiliğini önemsemek başka bir şeydir.
Başkalarının varlığını yok sayarak yaşamak bambaşka bir şey.
Bugün bazı söylemler insanlara sadece kendini seçmeyi öğretiyor.
Fedakarlığı zayıflık… Sorumluluğu yük… Aidiyeti bağımlılık…
Empatiyi ise gereksiz bir duygu gibi göstermeye başlıyor.
Sonuçta daha güçlü bireyler değil, birbirine güvenmeyen yalnız insanlar ortaya çıkıyor.
Bir şuna inanıyorum. Ve bunun bilimi ilgilenirken sadece inanmıyorum sonuçlarını görüyorum
İnsan yalnızca kendi iç dünyasının ürünü değildir. İçinde yaşadığı aile, mahalle, şehir, kültür ve toplum onun kimliğinin ayrılmaz parçalarıdır.
Tam da bu nedenle psikoloji ile sosyoloji birbirinden ayrı düşünülemez.
Biri insanın iç dünyasını anlamaya çalışırken, diğeri insanın yaşadığı sistemi anlamaya çalışır.
Bu iki bakış aynı masada buluşmadığında, insan davranışını açıklama iddiası eksik kalır. Boşalan alanı ise çoğu zaman bilgi yerine slogan üreten, bilim yerine ezber konuşan kişiler doldurur. Bugün ekranlarda ve sosyal medyada bunun sayısız örneğini görüyoruz.
İnsan ruhu birkaç etkileyici cümleyle açıklanabilecek kadar basit değildir.
Toplum da birkaç motivasyon sözüyle iyileşecek kadar yüzeysel değildir.
Belki de artık yeniden kendimize dönmenin zamanı geldi. Suçlamak için değil. Sorgulamak için.
Başkalarının bize yaptıklarını saymadan önce, bizim başkalarına neler yaşattığımızı cesaretle görebilmek için.
Çünkü toplum dediğimiz şey dışımızdaki insanlar değildir.
Toplum, her gün birbirine dokunan bizleriz. Eğer daha güvenli, daha vicdanlı ve daha sağlıklı bir gelecek istiyorsak, değişim başkasının kapısını çalarak başlamayacak.
Bir gün aynanın karşısına geçip hiçbir mazeretin arkasına saklanmadan kendimize şu soruyu sorduğumuz gün başlayacak.
Ben gerçekten nasıl bir insanım.
İşte o gün, sadece birey değil, toplum da iyileşmeye başlayacak.
Aşk’la
Özlem TUNÇ
Tapınağında Toplumsal İflas BENCİLLİĞİN ÇAĞI#Özlem TUNÇ


Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz?
✍️ Yorum Yaz
E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.
Giriş yapın veya aşağıdaki formu doldurun.