
Hüzün, kibir ve mutluluk…
Üç amansız düşmandır birbirine. Hiçbiri aynı anda tek bir bünyede, aynı tahtta barınamaz. Biri kapıdan girdiğinde diğeri pencerelerden kaçar. Çünkü bu üç duygu, insanın ruhsal coğrafyasını kendine göre şekillendirmek isteyen üç farklı fatihtir.
Hüzün ziyan eder, kibir yıkar geçer. Mutluluk ise öyle mi?
O, her sonun içindeki taze başlangıç, her kışın ardındaki gizli bahardır.
Ancak bu duygular sadece ruhu değil, asıl kaleyi; yani bedeni hedef alır.
Kibrin Vücuttaki Yıkım Hattı
Kibir, içten içe yanan ve dumanı dışarı sızmayan bir ateş gibidir.
Sahibi, inşa ettiği o devasa ego duvarlarının ardında güvende olduğunu sanır ama aslında o duvarların altında ilk ezilen kendisidir.
Klinik olarak kibir bedeni sürekli bir tetikte olma ve üstünlük kanıtlama moduna sokar. Adrenalin ve kortizol seviyelerini uçurur, kalbi durmaksızın yorar, damarları gerer.
Kibirli insan, kusursuz görünme prangasıyla kendi biyolojisini bir savaş alanına çevirir.
Ve o sahte zaferler kazanıldıkça, beden sessizce iflas bayrağını çeker.
Hüznün Sessiz İstilası
Hüzün ise bir yangın değil, rutubet gibidir.
Yavaş yavaş, sinsi bir sızıntı gibi işler hücrelere. Hüzün ziyan eder demiştik,
gerçekten de uykuyu, iştahı, hücre yenilenmesini ve en önemlisi yaşama iradesini ziyan eder. Bağışıklık sistemini bir zırh gibi delip geçerken, vücudu dışarıdan gelecek her türlü saldırıya açık hale getirir. Hüznün pençesindeki bir beden, vaktinden önce solar; biyolojik ritmini kaybeder ve ruhun ağırlığı altında kemikleri bile yorulur hale gelir.
Mutluluk O İse Her Derde Deva
Peki ya mutluluk?
O, bedenin kendi kendini onarma mekanizmasıdır. Mutluluk sadece bir gülümseme değil, vücudun en doğal ilacıdır. Endorfin ve serotonin ile yıkanan bir bünye, en derin yaraları bile hızla kapatır, bağışıklığı bir kale gibi tahkim eder.
Mutluluk hücrelerin derin bir nefes alması, her yorgunluğun dinlenme durağını bulmasıdır.
Çevrenin Gölgesinde İrade Savaşı insanoğlunun hali.
Lakin kabul etmek gerekir ki; bu seçimi yapmak her zaman yazdığım kağıt üzerinde durduğu kadar kolay değil. Hayat, steril bir laboratuvar ortamı değil.
Çevresel etkiler, ağırlaşan yaşam şartları ve hayatımızı paylaştığımız insanlar, hangi duygunun içimizde iktidar olacağına çoğu zaman yön verir.
Sabah uyandığınızda yüzünüze çarpan geçim kaygısı, akşam eve dönerken omuzlarınıza binen hayat yükü ve yaşamı paylaştığınız insanların ruhunuza bulaştırdığı zehirli duygular varken “hadi gel de mutlu ol” demek bazen içi boş bir teselliden öteye gitmiyor.
Çevre, bazen üzerinize öyle bir çöker ki hüzün bir misafir değil, evin asıl sahibi olur. Etrafınızdaki insanlar bazen aynanız değil, parmaklıklarınızdır. Onların hırsları, beklentileri ve kendi iç yıkımları arasında kendi sesinizi duymanız bile bir mucizedir.
Son sığınak kendi kalbiniz !!!
Ancak tam da bu noktada şu sarsıcı farkındalık önem kazanır.
Çevre bize rüzgarı verir, ama dümende biz varız.
Zifiri karanlık bir gece bile, ufacık bir mum ışığını boğmaya yetmez; aksine onun varlığını daha da kıymetli kılar.
Şartların elverdiği kadar değil, tüm o olumsuz şartlara rağmen var olabilmektir asıl mesele. Seçim, bu kuşatılmışlığın içinde hangi duyguya BUYUR diyeceğimizde gizli.
Zehri de şifayı da seçen, nihayetinde yine biziz.
Bedenimiz bir emanet, ruhumuz ise o emanetin bekçisidir.
Kendi sarayınızın anahtarını kime vereceksiniz?
Yıkan kibre mi, ziyan eden hüzne mi, yoksa her şeyi onaran mutluluğa mı?
BU YAZIYI YAZDIRAN İNSANOĞLUNA
VE Yanarım Ateş Olurum | Rock Cover şarkısı
Çokkk teşekkür,
BEN GECELER DE KENDİMİ ARARIM, GÜNDÜZE DE KENDİMİ SORAR OLDUM
AŞK’LA

Bir yanıt yazın