
Babaannemin arka bahçesinde tanıdım o çiçeği ben.
Çocuktum, boyu boyumu aşan, yüzü hep göğe dönük o sarı mucizeye, günebakanlara hayran kalmıştım. Gün boyu büyük bir sadakatle güneşi takip edişlerini, adeta ışığa aşık hallerini izlemek benim için dünyanın en gizemli töreniydi. Akşam olup güneş çekildiğinde boyunlarını sessizce büküşleri, içimde tarif edemediğim bir hüzün bırakırdı.
Yıllar sonra anladım ki; o sadece bitkisel bir refleks değil, hayata tutunmanın en yalın haliymiş. Meğer hepimiz birer güne bakmışız; sadece güneşimizi gökyüzünde değil, birbirimizin kalbinde arıyormuşuz.
Dünyanın neresine giderseniz gidin, dil değişse de o sıcaklık hissi hiç değişmez.
Yunanca “Imera fera” dersiniz bir sabahın aydınlığına,
İtalyanca “Sole mio” diye seslenirsiniz
sevdiğinize ya da en samimi haliyle “Gün ışığım” diye fısıldarsınız.
Hepsinin ortak bir vaadi vardır, Karanlığı dağıtmak.
Psikoloji ve modern bilim bu konuda oldukça net!
Güneş ışığı sadece bir aydınlık meselesi değil, vücudumuzun ana şalteridir.
Göz bebeklerimizden süzülen o ilk fotonlar, beynimizin derinliklerindeki epifiz bezini uyarır ve “karanlık hormonu” olan melatonin yerini, neşe ve huzurun anahtarı olan serotonine bırakır.
Bu, sadece romantik bir yakıştırma değil, varoluşsal bir ihtiyaçtır. Işık azaldığında zihnimizin grileşmesi, aslında biyolojik bir “ışık açlığı”ndan; yani ruhun fotosentez yapma çabasından başka bir şey değildir.
Hiç dikkat ettiniz mi gökyüzü rengi ile kendi hallerinizin uyumuna?
Güneşli iklimlerin insanındaki o meşhur neşenin, Akdeniz sıcaklığının sırrı biraz da bu ışıkla kurulan kadim dostluktadır.
Ancak çevresel faktörler sadece doğayla sınırlı değil.
İnsan, sadece güneşten değil, insandan da ışık alan bir canlıdır. Hayatın içinde öyle anlar vardır ki, dışarıda fırtınalar koparken, gökyüzü kurşuni bir renge bürünmüşken birinin varlığıyla bir anda mevsim değişir. Bazı insanlar, yanınıza kış ayın da geldiklerinde yanlarında yaz sıcağını taşırlar.
Hehh, işte… onlar “kişisel güneşlerimizdir.”
Yanlarındayken kışın ortasında baharı yaşatır, en umutsuz sabahı bir festivale dönüştürürler.
Peki, sizin gün ışığınız kim?
Sizi sadece ısıtan değil, karanlık çöktüğünde yolunuzu aydınlatan, en kapalı günlerinizde bile içinizdeki o çocuksu neşeyi uyandıran o Sole Mio’nuz kim? İmera Fera’nız kim ?
Gökyüzü griye çaldığında, içinizdeki o kasvetli boşluğu kimin bir cümlesi, kimin bir gülümsemesi aydınlatıyor? Kimin varlığı, size en karanlık gecenin sonunda güneşin mutlaka doğacağını hatırlatıyor?
Eğer şu an aklınıza bir isim geldiyse, gidin ve ona rehberinizde nasıl kayıtlı olduğunu değil, hayatınızdaki hangi boşluğu aydınlattığını söyleyin. Evet çekinmeden en içten halinizle sorun ve söyleyin
Unutmayın, biyolojik olarak güneşe muhtacız ama ruhsal olarak o “ışık saçan” kalplere çok daha fazlasıyız. Eğer hayatınızda ikliminizi değiştiren o özel kişi varsa, ona sadece bir isimle değil, bir mucizeymiş gibi sarılın. Sarılın gün ışığınıza ki aydınlatıcılığı yanında sıcaklığını da hissedin.
Çünkü hayat…
koca bir ateş değil, bazen sadece birinin gülümsemesiyle içinize sızan ve size ‘iyi ki buradayım’ dedirten o incecik, o mahcup ışıktır.
gün ışığınız daim olsun…

Bir yanıt yazın